Menu

Zor Günlerden Geçiyoruz!

Sanırım benim hatırlatmama gerek yok, her birimiz zor bir 2016’yı geride bıraktık. Çoğu anını hatırlamak isteyeceğimizden bile emin değilim. Ekonomik çalkantılar, terör, ülkelerarası ilişkiler…

Devamını oku...

Birbirimize Hayatı Cehennem Ediyoruz.

Her birimiz uzun ince bir yolda yürüyoruz, kimimiz ekmek kavgasında, kimimiz ise kendini gerçekleştirme. İhtiyaçlarımızın hiyerarşisindeki yelpazede bir yerlere yayılmış kendimizi, başkalarını, dünyayı, evreni, tanrıyı ve sayamadığım binlerce farklı insana özgü farklı niteliği doyurmaya, tatmin etmeye çalışıyoruz.

Devamını oku...

Kadın mı, erkek mi?

Organizasyonlar için sizce kadınlar mı yoksa erkekler mi daha iyi liderlik yapıyorlar? Her birimiz farklı düşünceler içerisindeyiz ya da bir kısmımız “Liderliğin cinsiyetle ilgisi yok!” diye cevap verebilir. Bence düşünceleri bir yana bırakıp asıl bakılması gereken araştırma sonuçları olmalıdır.

Devamını oku...

Tünelin Sonunda Işık Var Mı?

Birkaç gündür elimde “Kazanmak İçin Doğarız” kitabıyla geziyorum. Her gittiğim yere götürüyorum ve bulduğum her fırsatta birkaç satır dahi olsa okuyorum. Hatta gece yatağımın başucunda bekliyor beni ve büyük ihtimal içimde uyandırdıkları ile rüyalarımda da başrol oynuyor.

Devamını oku...

Kazanmak İçin Doğarız?

Ben hepimizin tertemiz ve saf bir şekilde geldiğimize inananlardanım. O tertemiz zihnimiz bu dünyaya ilk olarak çığırtkan bir ağlamayla “Merhaba!” dese de öğrenmeye başladığımız andan itibaren sosyal-duygusal gelişim aşamasında kendi duygu ve davranışlarımızı nasıl kontrol edebileceğimizi öğreniyoruz.

Devamını oku...

Çocukların Mobil Cihazları Kullanmasının Zarar Verdiğini Nereden Biliyoruz? Bilim Ne Diyor?

İstatistiklere göre her üç çocuktan biri henüz annesine “merhaba” demeden önce tabletle ya da akıllı telefonla tanışıyor. Henüz konuşmaya başlamamış çocuklar, öncelikle anne ve babasının elinde gördüğü akıllı cihazlarla etkileşime girmeye oldukça güçlü bir istek duyuyorlar. Bu isteğin temelde iki nedeni var: Birincisi yoğun duygularla sevdiği ve hayranlık duyduğu anne babasının sık sık akıllı bir cihazla temasta olduğunu görmesi, ikincisi ise bu cihazlardaki, klasik televizyon teknolojisinin de çok ötesine geçerek çocukları kolayca etkisi altında alan uyaran fazlalığıdır.  

Devamını oku...

Nedir Tavşan'a Olan Bu Düşmanlık!

Deneyimlediğim ya da birlikte çalıştığım yöneticilerin karşılaştığı en önemli üç sorundan -özellikle bu topraklarda sıkça yaşandığını gördüğümden- kısaca bahsetmek istedim. Bakalım size hangileri yakın gelecek?

Devamını oku...

Anlamlı Bir Hayat İçin

İçinde bulunduğumuz dünyanın daha çok farkında olursak ve günlük rutinimizde küçük değişiklikler yaparsak ruh halimizi ve hayatımızı iyi yönde değiştirip dönüştürebiliriz – Tanis Taylor

Devamını oku...

Gelişebilecek Olan İnsanların 9 Özelliği

Bugün hangi ebeveyne sorsanız (tamam, itiraf edelim, özellikle de çocuklarının gelişimi için biraz para harcamaya hazır ve meraklı ebeveynlere sorsanız), çocuklarının sahip olmasını istedikleri özelliklerin başında “aman özgüveni yüksek olsun!” gelir.

Devamını oku...

Koçluk Yolculuğu

Aslında her şey 2000 yılında çalıştığım firmada satış yöneticisi olmamla başladı. Satış temsilcisi iken zaman yöneticilerimizden duyduğumuz iki kelime vardı; Coaching & Counseling… Yönetici olana dek bunun sihirli bir şey olduğunu sanırdım. Sonrasında öğrendim ki bu yöneticilere verilen bir eğitimmiş.

Devamını oku...

KENDİNİZE İZİN VERİN

İş hayatınızda başarıya mı odaklandınız, ya da bir müzik aleti çalmak için hedef mi koydunuz, belki de herhangi bir spor dalında bir şeyler öğrenmekte olabilir ve yaptığınız işiniz de mutlu olmak mı istiyorsunuz.

Devamını oku...

Öğrenmenin Yolu Karşılaşmaktan Geçer

 2015 yılında, İstanbul Gayrettepe Metrosunda “Karalıkta Diyalog” adı altında muhteşem bir deneyim alanı vardı. Kişilerin zifiri karanlıkta, sadece dokunarak, koklayarak ve duyarak farklı bir biçimde görmelerini sağlamaya yönelik, görmenin tamamen yeni yollarının keşfedildiği şahane bir yolculuk sunan bu çalışmanın yerini Ocak 2016 itibariyle “Sessizlikte Diyalog” aldı. Bu alanda ise tamamen sessiz bir ortamda kelimelerin ve seslerin yokluğunda iletişimin keşfedildiği olağanüstü bir deneyim sunuluyor.

Devamını oku...

YENİ KOÇLARIN İŞLEDİĞİ 7 BÜYÜK GÜNAH

Yeni bir uzmanlığa başlarken ve yeni bir disiplin öğrenirken, çoğunlukla hatalar yaparız ki öğrenme sürecinin doğasıdır bu. Eğer pratiğinizi, ertelemeden bir an önce geliştirmek istiyorsanız hemen kaçınılması gereken bazı hatalar olduğunu bilmek gerekiyor.

Devamını oku...

İlişkiler Analizi ve Koçluk

“Hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. Hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkansızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler.”

Devamını oku...

Sizin Patronunuz Nasıl? Bunu yaşadınız mı?

İş yerinde yeni bir projeyi bitirdiniz ve kendinizi çok iyi hissediyorsunuz. İyi bir iş çıkardığınızı ve patronunuzun beğeneceğini düşünüyorsunuz. ( Tabi bunu asla söze dökmeyecek- malum kompliman yapacak biri değil o) Masanızda işinize dalmış, yeni bir projeye hazırlanıyorsunuz.

Devamını oku...

Globalleşmenin Ebeveynler Üzerindeki Etkisi

Gelişmiş uluslar da dahil bir çok ülke çocuk gelişimi ve ebeveynlik hakkında farklı şeyler öğreniyor. Bu farklılıklara rağmen, kültürler arası araştırmalar gösteriyor ki, iyi ebeveyn olma ile ilgili uygulamalar her yerde yerel şartlara bağlı olmadan neredeyse evrensel geçerliliğe sahip. Nadiren, bazı kültürlerde çocukların yararına olan uygulamalar başka yerlerde fayda sağlamayabilir.

Devamını oku...

Türkiye’de Yabancı Expatlarla Çalışmak

Günümüzde takımlar halinde çalışmak olmazsa olmazlardan biri. Bundan dolayı takımın önemi artarken güçlü takımlar kurabilmek artık zaruri bir ihtiyaç haline geldi. Her liderin takım kurma konusunda az çok bir fikri ve hatta uygulamaları olduğunu gözlemliyorum. Takım kurmak ve o takımın performansının süreklilik sağlaması zor görünse de çok uluslu bir diğer değiş ile çok kültürlü şirketlerde bu biraz daha zor oluyor.

Devamını oku...

Zorlu ve Keyifli Yolculuklar?

2013 yılının baharıydı, ailemle hayatımızın son beş yılını geçirdiğimiz yurtdışından, yurda dönmek için hazırlıklar yapıyorduk. Çocukların bir sonraki öğretim yılında gidecekleri okul için kayıt işlemlerini de halletmiştik. (Çocuğu olanlar bunun ne kadar önemli bir iş olduğunu kolayca anlayacaklardır.) Uzun yıllar yurtdışında kalınca, ülkene yeniden adapte olmak da pek kolay olmuyor; tercihlerini, kazançlarını, kayıplarını gözünün önünden geçiriyorsun.

Devamını oku...

Koçlukla İlgili Üç Bilinmeyenli Denklemler

Yıllardır koçluğun ne olduğunu anlata anlata bitiremedik. Maşallah denklemin bilinmeyeni o kadar çok ki. Anlatılıyor, açıklanıyor, detaylandırılıyor… Hala “Şimdi siz koç olarak tavsiye falan veriyorsunuz değil mi?” diyenlere sıklıkla denk geliyoruz. Bıkmadan, usanmadan açıklamaya devam ediyoruz. Konuyla ilgili haliyle sorumluluk almalıyız ki, dilimizde tüy kalmayana kadar anlatmaya devam edelim.

Devamını oku...

Veresiye Veren, Peşin Satan!

Küçüklüğümde Bakkal Amcalar vardı; öğlenleri toplu bir şekilde evde yemek yenilen küçük bir mahallede, sadece adımlarımızla ulaşabildiğimiz bir iş yerinde çalışan ebeveynlerimiz. Öğlen ya da akşam eve gelirlerken elinde bir fileyle, önceden ne alacağını bilen bir baba (Ah makûs talih, cep telefonu yoktu ki!) ve bazılarımız için evde yemek yapan bir anne vardı. Teknoloji yoksunluğundan alınacaklar listesi; “Hanım öğlene ya da akşama bir isteğin var mı?” sorusuyla çıkarılırdı. Şimdiden baktığımda dumanla iletişimden hallice bir diyalog modelimiz vardı. En çok da veresiye alışverişleri hatırlarım. Benim gibi devlet memuru olan bir babanız varsa illa ki birkaç sokak bakkalından (Market demeye bin şahit isteyen) alışveriş yaptığımızda -maaş aybaşında geleceğinden-, aybaşında ödemek üzere imzaladığımız “Veresiye Kara Kaplı Defterleri” vardı. O zamandan zengin olanlar ne kastettiğimi anlamayabilirler. Çoğunuz anlarsınız ama…. O zamanlar orta direği yoğun bir memlekettik.

Devamını oku...

Farkındalığın Ritmi : "Dansola"

Malum, yaz ayları birçoğumuz için “düğün sezonu” anlamına geliyor. Açık havada tiril tiril kıyafetlerimizle, önce la Cumparsitayla başlayan ürkek adımlar, sonrasında günümüz hitlerinde sağa sola “cool” salınmalar, ardından belki bir Life is Life, bir Michael Jackson / Madonna hiti ile seksenlere dönüş ve kaçınılmaz son: Damat halayı, Angaranın bağları ve kahretsin dostum, bazen yalnızca biraz kasap havası...

Devamını oku...

Başarılı CEO’ların Özellikleri

Sadece Türk yöneticilerde değil, çalıştığım uluslararası şirket yöneticilerinde de aynı önemli özelliği gözlemliyorum. Çoğu, özgüveni yüksek bir şekilde sahnede yer almayı seviyor. Buna uygun şekilde, tek ve güçlü adam kimliğini belirgin olarak gösteriyorlar.

Devamını oku...

Risk almaya açık mısınız yoksa korkuyor musunuz?

Kişisel olarak hep risk alan biri oldum. Hatta diğerleri hep sadece risk değil, bunun da ötesinde aşırı risk alan biri olduğumu söylemişlerdir. Yaptığım hiçbir şeye pişman değilim çünkü biliyorum ki beni ben yapan ya da şirketimi bu büyüklüğe ulaştıran değerler bu süreçte oluştu.

Devamını oku...

Saplantılı Yöneticiler : Don Kişot Olmaya Var Mısınız?

İş hayatınızda saplantılı yöneticilerle karşılaşıyor musunuz? Evet ise, hatta sizin yöneticiniz böyle biriyse işiniz oldukça zor demektir! Ancak, bunun size sağladığı önemli fırsatlar da var. Yazının devamında saplantılı kişileri yönetebilmek için tüyolar vereceğim. Hayatınızı kolaylaştırmak istiyorsanız rahatlıkla uygulayabileceğiniz türden önerileri bir süre deneyebilirsiniz. Hayatınızın değişeceğine eminim.

Devamını oku...

Kurumsal Canavar: Performans Değerlendirmeleri

Ülkemizde ve dünyada şirketlerin, başarı primleri, terfiler ve çalışanların durumlarını belirlemek için kullandığı yöntem, performans değerlendirmeleri olmuştur. Eskiler bu değerlendirmelere “Tezkiye” adını verirlerdi. Biraz sanayi devriminden kalma bir uygulama.

Devamını oku...

Liderliğin 10 Kuralı

Son yıllarda kullanılan ne moda bir kelime değil mi? LİDERLİK….Yazılan kitaplar, eğitimler, seminerler, filmler, makaleler, workshoplar daha neler neler…

Kafaları kurcalayan bir soru; Lider mi doğulur yoksa lider mi olunur? Şirketler, kurumlar, ülkeler, ordular, takımlar… Hep iyi liderler peşinde…

Peki ne yapmak lazım? Nasıl iyi lider oluruz? Liderlik sonradan geliştirilebilir bir özellik mi?

Uzun yıllar kurumsal hayatta size bağlı takımlar yönetmeye çalıştıysanız ve tarihteki önemli liderlerin hayatlarına bakarsanız şunu çok iyi anlayabilirsiniz. 

Devamını oku...

Girişimci olmak isteyenler için...

Harika bir fikrinizin olması başka, “problemleri çözen” harika bir fikrinizin olması başkadır. Steve Jobs bir yorumunda; müşteriler sizin ne kadar çok çalıştığınızla ilgilenmezler; sadece yarattığınız değerle ilgilenirler demişti.

Devamını oku...

Liderler neye önem veriyor...

Bir an için düşünün bir şirketin tepe yöneticisi en fazla neye önem verir. Nelerin eksik olduğunu ya da geliştirilmesi gerektiğini mi düşünür. Vizyon, büyüme, maliyetler, gelirler, yetenekler ya da kalite midir önem verdiği?

Devamını oku...

İlgili Video

Kurum, Vizyon, Aidiyet ve Değerler

Son yıllarda şirketlerin gündeminde yer alan en önemli konulardan  biri "en yetenekli insanları şirkete çekmek, etkin bir biçimde yönetmek ve elde tutabilmek...” Yani kurumların önemli gündem maddesi; çalışan bağlılığını, aidiyetini sağlayabilmek. Bu çerçevede büyük küçük tüm şirketler; aidiyet duygusu yüksek, şirkete bağlı bir çalışan ekibine sahip olmak için bir çok yöntem uyguluyor ve bu konuya ciddi bütçeler ayırıyor. 

Devamını oku...

Ardında Kalanlar İçin de Umut Olabilmek

Yakın zamanda aldığım bir haberden sonra gerçekten çok üzüldüm. İsim veremeyeceğim ancak çok önemsediğim ve Türk İş Dünyası için önemli olduğunu düşündüğüm birini maalesef kaybettik. Kaybettik ama yazımın sebebi onu kaybetmek değil.

Devamını oku...

İlgili Video

Liderlik, Kaynakları Bir Araya Getirmektir

Yeni anlayışların hayat bulduğu bir yüzyılda yaşıyoruz. Sanayi devrimi ve öncesinde var olan mülkiyet esaslı zenginlik kavramları artık şekil değiştiriyor. Hatta eski Marksist akımların aksine yenidünya kuralları mülk ya da sermaye sahiplerinin değil, fikir sahiplerinin zenginleştiği bir dünya yaratıyor.

Devamını oku...

Hızlı ve Öfkeli...

Endüstri Toplumu, 1950 lerin sonlarında “Endüstri sonrası çağı” olarak adlanan bir değişim sürecine girdi. 1980’lerde internet ile tanıştıktan ve bilginin evrenselleşmesinden sonra, “enformasyon” sözcüğünü baz alarak “Bilgi Çağı’na” balıklama atlamış olduk. Bu çağın temelleri “Bilişim” ve “İletişim” kuruldu.

Devamını oku...

Patron Çıldırdı... Tam 27 Milyon Dolar...

Türkiye'nin en büyük online yemek siparişi sitesi olan Yemeksepeti'ni geçtiğimiz aylarda 589 milyon dolara Almanlar'a satan Nevzat Aydın, payına düşen paranın 27 milyon dolarını çalışanlarına dağıttı. Böyle patron zor bulunur doğrusu... Kim böyle bir şirkette çalışmak istemez.

Devamını oku...

Hiç yüksekten düştünüz mü?

Küçükken kendi rüyalarımda yüksek bir yerden boşluğa düştüğümü görürdüm. Biraz araştırma yaptığımda, bu tip bir rüyanın birçok insan tarafından deneyimlendiğini gördüm. Araştırmacı psikologlar Eleanor J. Gibson and Richard D. Walk’a göre, insanoğlunun doğuştan getirdiği iki korku var. Bunlardan birincisi yüksek ses, diğeri ise yüksekten düşmektir. Bunu yeni doğan bir bebekte bile görebilirsiniz. Yani gözlemlenmesi oldukça kolaydır. Ben pek rüya tabirlerine inanmam ama yine de genel olarak rüyada yüksekten düşmenin pek de iyi bir haberci olmadığını söyleyen rüya yorumcuları da var.

Devamını oku...

Duygularınız Kararlarınızı Nasıl Etkiliyor?

Duygular tüm kararlarımızı önemli ölçüde etkiliyorlar. Bir iş ya da hayat yöneticisi olarak sizin kararlarınızı nasıl etkilediklerini bilmek istemez misiniz? İşte ya da özel yaşamda daha akılcı karar almanın sırrı yaşadığınız duyguların esiri olmamaktır. Özellikle de aldığınız kararla yaşadığınız duyguların birbiri ile alakası yoksa… Nasıl diyorsanız, hadi örneklerimize bakalım…

Devamını oku...

Doktorunuzun sizinle ilişkisi nasıl?

Sağlık çalışanları için iletişimin ve ilişki kurma becerisinin ne kadar önemli olduğunu kimse yadsıyamaz. Peki Türkiye'de sizce bu ilişki kurma becerisi konusunda güzide tıp fakültelerinin mezunlarının durumu nedir. Doktorunuz sizi gerçekten anlayabiliyor mu? Duygusal becerileri ne alemde?

Devamını oku...

Koçluk kişinin çevresiyle uyumlu bir şekilde gelişimini ve büyümesini sağlar.

Koçluk psikolojik rahatsızlıklarda çözüm değildir ancak psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkmasını engelleyebilir. Frederich Perls’e göre psikolojik rahatsızlıkların çoğunluğu insanın çevresinde ve kendinde oluşan değişikliklere uyum sağlayamamasından kaynaklanır. Büyümesini ve gelişimini çevresel değişikliklere adapte olarak edebilen biri eğer beyin kimyası ile ilgili bir sorunu yoksa sağlıklı bir birey olarak yoluna devam edebilir. İşte koçluk bu aşamada kişinin değişimini ve gelişimini sağlayarak psikolojik rahatsızlıkların önüne geçebilir.

Devamını oku...

Bu yazı sadece kadınlara yazıldı !

DEĞİŞ TONTON … bu ifade yıllar önce izlediğimiz bir çizgi filmin önemli repliklerindendir. Etrafımızdakilerin bazen başka süslü ve güzel cümleler içerisine bu kısa ifadeyi içerdiklerini görüyorum. Keşke bu isteğe kolayca cevap verebilseydim. Ancak yine de kend kendime söyleniyorum işte hepsine haykırarak…

Devamını oku...

Yıkılan sınırlar

Çok değil bundan belki de en fazla on yıl öncesine kadar, belirli sınırlar içinde yaşıyorduk çoğumuz. Sınırlardan kastım; içinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun ve bundan ne kadar mutsuz olursak olalım daha çok kabulle yaşıyor, mevcut şartları değiştirmek gibi bir güdüyü pek az duyuyorduk. Ya da daha genel bir deyimle çoğunluk bu şekilde yaşıyor, azınlık bir grup içinde bulunduğu şartlara ( iş,evlilik vs.) mutsuz bir teslimiyetten öte değişiklik yolları arıyordu. 

Küresel anlamda bir değişikliğe maruz kaldığımız son yıllarda, dünya da siyasal, ekonomik, teknolojik vb. gibi pek çok alanda meydana gelen hızlı dönüşümler bireyleri de bu anlamda etkiledi. Bunun daha derin ve bilimsel değerlendirmesini elbette çeşitli bilim insanları yapıyorlar tabi. Ancak benim üstünde durmak istediğim konu , değişen dünyanın insanlarda ki mutsuz teslimiyet kavramını da alıp götürmüş olması.

Günümüzde bireyler içinde bulundukları durumlardan yaşadıkları duyguları belirleyebilmekte, kendilerine etkilerinin farkına varabilmekte ve değişiklik arzusu duymak aşamasına ulaşmakta bir farkındalığa sahipler. Bunun olumlu yönleri olduğu gibi olumsuz bir takım etkileri de yaşantılara hızla yerleşmekte.

Mutsuz teslimiyet kavramı ile değişiklik ihtiyacı arasında hızlı sıçrayışlar yaşanılan bir dönemdeyiz daha çok. Geliş gidişler arası geçen bir dönem olarak günümüz, daha çok bireylerin hayatlarında değiştirilmesi gereken bir şeyler olduğu, temelde ki mutsuzluk, depresyon vb. duygularının bu alanlarda ki sorunlarından kaynaklandığını belirleme ve kontrol edilemeyen şartların itelemesi ile kurulmuş hayat çerçevesine olan razılığın minimuma indiği günler olarak tanımlanabilir.

Sınırların kalktığı, değişimin hızlıca mümkün olabildiği ve artık çerçevelenmiş hayatlara hapsolmak istemeyen bilinçlerin yaygınlaştığı günler yaşıyoruz. Geçiş dönemi belki de bu günler. Tabi her geçiş döneminde olduğu gibi bu dönemde ciddi adaptasyon sorunları, kaybolmuşluk hissi, hem artan özgürlük duygusu hem ne yapacağını bilememe ile gelen şaşkınlık, bilinen durumların verdiği güvenlik duygusundan bilinmeyen ama arzusu hissedilen değişimin istediği cesaret duygusu gibi karmaşık duygular ortalıkta kol gezmekte. Bir an çok istediğiniz ve hemen atmaya karar verdiğiniz bir adımı, bir bakmışsınız tamamen farklı algılıyor ve reddediyorsunuz.

Toplumsal değerlerle yaşadığımız günler artık gerilerde kalıyor. Kişisel değerler üstüne hayatımızı kurma ve yönlendirme dönemleriyle baş başayız artık. Uzun dönem genel değerlerle yaşadığımız içinde kişisel değerlerimizi bulmakta zorlanıyoruz.

Artık yaşam bizden toplumsal değerlerle uyumlu ancak kişisel değerlerimizi ön planda tutan ve daha dengeli yaşamlar kurmamızı bekliyor.

Devamını oku...

Çocuğunuzun Ergenliğini Atlatmak

Yaşam hayal kırıklıkları ile doludur. Bizlere öğretilen ya da kendi geliştirdiğimiz inançlar gerçekleşmediğinde beraberlerinde büyük hayal kırıklığı ve hatta ihanet hislerini getirirler. Örneğin Diş Perisi’nin, Noel Baba’nın ya da Paskalya Tavşanı’nın gerçek olmadığını, güvendikleri ebeveynler tarafından sadece hayal güçlerini geliştirmeleri için uydurulduğunu fark eden bir çocuk düşünün. Çocuk bu şekilde ailesinin kasten yalan söyleyebileceğini de anlamaktadır. Ya da çocukların ailelerinden her zaman bekledikleri gibi, ‘çocuğu her zaman güvende tutma hissi,’ hayal kırıklıklarına sebep olabilir.
Devamını oku...

Kendi işini kurmak isteyenler için tavsiyeler!

Eğer kendi işini kuramazsan, her gün alarmını kurarsın! Eğer kendinize bir iş kurmak istiyorsanız ancak nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, merak etmeyin pek de yalnız sayılmazsınız. Zamanımızın ekonomik gerçekliği, insanlara hayalini kurdukları işin gerçekte var olmadığı ve başkaları için çalıştıkları sürece de asla buna kavuşamayacakları yönünde bir anlayış getiriyor. 
Devamını oku...

Ne yaparsan aşkla yap

Kokoreç sever misiniz ? Bu soruyu bana sormus olsaydınız “ eehh “ cevabımı duyabilirdiniz. Bu seneye kadar! Turgut Reis’ te arkadaşlarımın anlata anlata bitiremediği meşhur kokoreçci ile bu sene tanıştım. Nasıl oldu bilmiyorum ama her günü orada tamamlayasım var bir kac zamandır.
Devamını oku...

Mükemmeliyetçiliği hafifletmenin 5 yolu

Erteleme hali ve düşük performans, genellikle gerçekçi olmayan isteklerden kaynaklanmaktadır. Kişilerin gerçekçi hedefleri olduğunda ise, anksiyete daha yönetilebilir bir hal almakta ve kişilerin motivasyon ve konsantrasyonunu artmaktadır. Ancak hedeflerimiz gerçekçi değil ise, anksiyete hali başa çıkılamaz ve zarar verici bir hal alabilir. Bir çok mükemmeliyetçi için yaptıkları işte en iyi olmaya çalışmaları, bu kişileri günün sonunda güçsüz, endişeli ve umutsuz bir hale getirmektedir.

"Mükemmel” “iyi” nin düşmanıdır. Mükemmelliyetçilik günümüzde çok yaygınlaştı ve takıntının görüntü, başarı ya da prestije bürünmüş hali olarak karşımıza çıkıyor. Amerikan rüyasının bir parçası – eğer yeterince denersek istediğimiz her şeyi elde edebiliriz. Ancak mükemmeliyetçilik, kişileri değersiz hissetme, korku ve utanç hislerine de sürükleyebiliyor.

Erteleme ve mükemmelliyetçilik, düşük öz güven ile el ele yürüme eğilimindedirler. Mükemmelliyetçilerin yüksek hedeflerine ulaşamadıkları zaman kendilerini sert bir şekilde azarlayan, tembel ve beceriksiz olduklarını söyleyen iç sesleri vardır. İç eleştirmen, her zaman hata bulmaya çalışır. 

Mükemmelliyetçiler genel olarak kendi standartlarını düşürmemek adına sürekli güvensiz ve gergin hissederler – sonuç olarak sürekli kişisel utanç ve toplumsal aşağılanma hisleri ile kuşatılmışlardır. 

Mükemmelliyetçiler kendilerini ya hep ya hiç mottosu ile değerlendirirler – “Bu işi ya hayal ettiğim şekilde yaparım ya da değersizim.” Kendilerini mükemmele ulaşabilmek için hırçın bir döngü içinde bulurlar; isteklerine ulaşabilme korkusu, gerilim hissi ile işleri erteleme, ertelenen işler yüzünden kendini daha yetersiz hissetme sonucu yeni beklentiler geliştirme... Döngü bu şekilde devam eder de eder… 

Ne yazık ki mükemmeliyetçilik, doğası gereği, kaygan bir hedeftir. Bir mükemmeliyetçi, diğerlerinin gözünde her ne kadar çalışkan ve becerikli olursa olsun, kendini hiçbir zaman yeterince iyi hissetmez. 

Ayrıcalıklı lanet Mükemmelliyetçilik hayatın her kademesinden insanı etkiliyor – artist ve avukatlar, bilim adamları ve doktorlar. Bir yazar olan Jane, her gün en harika kelimeleri en harika şekilde yazabilmek için bilgisayar başında saatlerini geçiriyor. Sadece en mükemmel şekilde yazılan metnin kendisini bir artist ve bir insan olarak karşılayacağına inanıyor. Sonuç olarak gün içinde çok az ilerleyebiliyor ve bu da kendisini kötü hissetmesine sebep oluyor. 

Benzer şekilde, bir avukat olan Mike, firması dahilinde en derin araştırılmış ve en iyi şekilde tartışılmış briefler yazmaya kalkışıyor. Bunun yarattığı stresin sonucu olarak da işi ortada bırakıp kendini video oyunlar oynarken buluyor. 

Janet de Mike da mükemmele ulaşmak için o kadar çok çabalıyorlar ki yaratıcı sürecin getirdiği stres ve sorunlarla başa çıkamaz hale geliyorlar. Basitçe, mükemmelin altında herhangi bir şey üretmeye izinlerinin olmadığını düşünüyorlar. İlk denemelerinde bir şaheser ortaya çıkaramadıklarında da hemen demoralize olup utanç ve yenilgi hissediyorlar. 

Mükemmelliyetçilik ve ebeveyn beklentileri 

Mükemmelliyetçilik genel olarak çocukluktaki ilk deneyimlerden kaynaklanıyor. Çoğu kendine güvenmeyen ebeveyn, çocuklarını yüksek donanımlarla yetiştirmenin yoğun duygusal yükünü taşıyor. Çocuklarının görünümü ya da akademik başarıları ile ilgili çok eleştirel olurken evlatlarının limitleri konusunda empati kurma eğiliminde olmuyorlar. 

Örneğin Janet’in annesi her zaman kızının saçları ya da kıyafetleri hakkında eleştirilerde bulunup tatlı bir ses tonu ile “Tatlım, sadece mükemmel olmanı istiyorum” diyordu. 

Mike’ın ailesinde ise Mike’ın başarılarına olan aşırı odaklanma, ailenin kendini kurban durumuna sokması şeklinde gösteriyordu; “Canım, senin arzuladıklarında en iyi olman için çok çalıştık.” 

Başarı ve tanınma üzerine yapılan bu vurgular, ailelerinin beklentilerine karşılayamama hissinin getirdiği suçluluk ve utanç duyguları ile Janet ve Mike’ı öz güven ve güvensizlik konularında kırılgan hale getiriyor nihayetinde. 

Mükemmeliyetçiliği hafifletmenin 5 yolu 

Gerçek şu ki hiç kimse mükemmel değildir. Bunu göz önünde bulundurarak aşağıda mükemmel olma eğiliminizi azaltmanın 5 yolunu görebilirsiniz: 

1. Kendinizi “yeterince iyi” gören tarafınızın farkına varın ve onu geliştirin. Örneğin kendinizin sevdiğiniz yönlerini yazın, güçlü kişilik özellikleriniz, faydalı kişisel ilişkileriniz, anlamlı deneyimleriniz gibi. 

2. “Ya hep ya hiç” düşüncesine eğilin ve sevilmek ya da saygı duyulmak için her şeyde en iyi olmak zorunda olmadığınızı kendinize hatırlatın. En iyiyi yapmak için kendi üzerinize gittiğinizde kendinize “ yeterince iyi” olduğunuzu hatırlatın. 

3. Başka insanlara karşı daha az eleştirici yaklaşın ve onlara karşı sabırlı ve tutkulu olun. Bu, kişisel ilişkilerinizi geliştirmenin yanı sıra başkaları tarafından eleştirilme korkunuzu da hafifletecektir. 

4. Etrafınızı statü, para ve başarıya kilitlenmiş insanlar yerine arkadaşlık, aile, birlik gibi değerlere önem veren insanlar ile çevrili tutun. 

5. Hali hazırda sahip olduğunuz özel ve biricik özelliklerinizi sizinle ortaya çıkaracak bir uzman ile çalışın. Çalışmalar ile sizi mükemmel olmaya yönlendiren arzu ve hassasiyetlerinizi öğrenebilirsiniz. Kendiniz kabul edip daha umutlu olduğunuzda, mükemmel olmak için üzerinizde olan baskı da hafifleyecektir. 

Kaynak: Bu makale Psychology Today dergisinden Laden Baygın tarafından çevrilmiştir. 

Devamını oku...

Kendime yakın, intihara uzak

Önceki gün aramızdan ayrıldığı haberini aldığımızda bir yakınımızı kaybetmiş kadar üzüldüğümüz, daima güleryüzüyle anımsayacağımız Robin Williams, bu dünyada mutluluğu yakalamış olsaydı, veda etmezdi, eminim. Yaşamlarımızdan gidişi bile yaşamlarımıza girişi kadar duygu uyandırdı. Umarım gittiği yerde mutludur.

Bu dünyada mutlu olmak, her zaman eşittir “gülümsemek” ya da “kahkahalarla gülmek” değil. Hangi noktada durduğumuza göre, bir basamak ötemiz aslında mutluluk. Kimi zaman çok açken bir ekmek-peynir; kimi zaman buzdolabında ekmek-peynir varken “canın çektiği şey”i hazırlamak; tokken aç olanı doyurmak; diyetteyken masada duran peynir-ekmeğe hayır diyebilmek.

Bu dünyada sayısız mutluluk var. Ancak, nelerden mutlu olduğumuz ya da olmadığımız, yani nelerin bizi beslediği ya da beslemediği, çoğu durumda bize özel. Bizim için neyin “mutluluk” olduğunu anlayabilmemiz için ilk adım, duygularımızı yaşarken onların farkında olmamız. Bu anlamda, “Şu anda ne hissediyorum?” kendimize yönelik, çok değerli bir sorudur.

Kendimizin farkında olmadığımız zaman, mutluluk için dışarı bakıyoruz. Dışarıda bulduğumuz şey, bize iyi geldikçe, ona bağımlı oluyoruz. Birine, uyuşturucuya, sekse, alkole, kumara. Kısa süre içinde bağımlı hale geldiğimiz şeyden aldığımız haz, yaşamdaki yegane mutluluk oluyor ve bizi yönetmeye başlıyor. Hep daha fazlasına duyulan ihtiyacı tatmin etmek için durmadan kendinden vermek ve sonunda bağımlı olunanı almak üzerine kurulu, dengesiz ve yıpratıcı bir süreç; bir kısırdöngü. Bağımlı kişi, bağımlı olduğu yanında olmadığı zaman yoksun ve aşırı mutsuz oluyor. Tekrarlayan aşırı mutsuzlukta yolun sonu depresyon. Depresyon, sürekli içinde bulunulacak bir duygu durumu değil, çünkü her yaptığımızın özünde aslında ‘mutlu olma’ beklentimiz, ihtiyacımız var. Depresyondan çıkış arzusu da bundan. Bu çıkış, bazen kişinin tedavi ile sürdürülebilir, hak ettiği bir yaşama dönüşü bazen de yaşamına son vermesi olabiliyor.

Bu dünyadaki sayısız mutlu olma yoluna erişimimizi kaybetmeden önce, ki depresyon aslında bu anlamda yolun sonu, kendimizi ve bizi mutlu eden şeyleri tanımak; tanımlamak ve onları doğru yönetebilmek ve doyumlu bir yaşam dengesi kurabilmek her şeyden değerli.

“Şu anda ne hissediyorum?” sorusu, çok basit gibi durmasına rağmen, NLP sınıfımdaki çoğu katılımcının cevaplamadan önce oldukça uzun süre durup düşünmesine neden olur. Çünkü soru, çoğu kişinin bugüne kadar yabancı olduğu bir alana girer, onu kendisi ile iletişime geçirerek büyük bir farkındalığı uyandırır.

“Şu anda ne hissediyorum?”

“Keyifsizim”, “Mutsuzum”, “Kırgınım”, “Kızgınım”, “Mutluyum”, “Umutluyum”, “Canım sıkkın”, “Dertliyim”, vb.

Bu cevaba ulaştığımızda, artık o cevap ile ne yapmak istediğimize karar verebiliriz.

(“Her an mutlu olmalıyım”, “Her şeye pozitif taraftan bakmalıyım”, “Bardağın hep dolu tarafını görmeliyim” cümlelerinin kişiyi ilerlemeden alıkoyduğunu düşünüyorum. “Keşke işimi değiştirsem” yerine iş ile ilgili rahatsızlıkları görmezden gelip “O kadar da kötü değil, iyi tarafından bakayım” diye kendimi mutsuz olduğum bir yerde avutursam, ilerleyebileceğim bir fırsatı da kaçırmış olurum.)

Cevabımız, bize bir başka soru getirir: “Peki bu duyguyla ne yapmak istiyorum?”

Bakın şöyle:

“Şu anda ne hissediyorum?”

“Canım sıkkın”

“Peki bu duyguyla ne yapmak istiyorum?”

“Bu duyguyu ortadan kaldırmak istiyorum” > Sonuç: İstemiyorum öyleyse duyguyu değiştireyim.

“Şu anda ne hissediyorum?”

“Keyifliyim”

“Peki bu duyguyla ne yapmak istiyorum?”

“Bu duygunun sürmesini istiyorum” > Sonuç: İstiyorum öyleyse duyguyu koruyayım ya da arttırayım.

Bu duyguların “Olumlu Duygular / Olumsuz Duygular” gibi bir listesi bulunmuyor. Çünkü içinde bulunduğunuz durumda, hissettiğiniz bir duygu dışarıdan olumsuz gibi görünse de, aslında size hizmet ediyor olabilir. Bunu ayrıştırmanız ve duygularınızı yaşam kalitenizi arttırmaya yönelik kullanabilmeniz önemli. Örneğin, yolda hayvanlara kötü davranan birini gördünüz ve yüzünüz kıpkırmızı oldu; kendinize “Şu anda ne hissediyorum?” diye sordunuz; aldığınız cevap “Kızgınım” oldu. O an bu kızgınlığı, sakinliğe ya da huzur ile değiştirmek istemeyebilirsiniz çünkü bu kızgınlık, sizin gidip bu kişiyi ilgili yere şikayet etmenizi ve sokak hayvanlarının haklarını korumanızı sağlayabilir.

Ancak aynı duyguyu, sipariş verdiğiniz sütü unuttuğu için eşinize hissettiğiniz zaman, sakinleşmeyi bekledikten sonra eşinizle konuşmak isteyebilirsiniz. Çünkü böyle bir durumda sakin olmak yerine kızgın olmak size ve ilişkinize fayda yerine zarar getirebilir.

Bu basit gibi duran güçlü cümleyi “Şu anda ne hissediyorum?” kendimize sık sık sorduğumuzda, hem yaşamda ne noktada durduğumuzu görür hem de mevcut duygumuz ile ne yapmak istediğimize karar verme özgürlüğüne sahip oluruz. Bu özgürlük, yaşamımızda istediğimiz duyguyu arttırmamız, dolayısıyla daha doyumlu ve kaliteli bir yaşantımız olmasını sağlar.

Bunu yapmadığımız zaman, içimizde kimbilir neler birikir! O kadar ki, bazılarımız bu birikenleri çok geç farkettiği zaman onların çözülemez olduklarını düşünerek, başka bir dünyada her şeye sıfırdan başlamak ister. Oysa bir gün her halükarda, başka bir dünyada sıfırdan başlayacağız. O güne kadar, buradaki mutlulukları bulmak ve onların tadını çıkarmak mümkün.

Devamını oku...

Tatilden dönmek istemeyen var mı?

Aslında herşey birkaç yıl önce ani bir kararla İstanbu’lun temposundan vazgeçip Bodrum a yerleşen arkadaşım Yasemin’ in telefonuyla başladı.
“Banu “ dedi. “ Hiç itiraz etme, bu yaz için bizim sitede size ev tutuyorum. 1 ay buradasınız( !) ” Geçtiğimiz sene yapabildiğimiz 5 günlük tatilimizin bir gününde onları ziyaret etmiş, senede 1 ay böyle bir yerde yaşamanın ne kadar güzel olablileceğinden bahsetmiştik ama 1 sene sonra Yasemin ‘den böyle bir kararlılık beklemiyordum açıkçası.

Tabii, yıllarca senede en fazla 1 hafta yaz tatili yapabilmiş klasik tatilci zihniyetinde olan bir kişi için bu teklif son derece tahrik ediciydi. Nasıl yaparız,iş prorramım nasıl olur , çocuklar eşim vs derken eşiminn haftasonları İstanbul – Bodrum arası mekik dokumayı gönülden (!) kabul etmesi , ve gerçekten iş programımın uygun olması ile beraber bir baktık çocuklar ve yardımcımızla birlikte Bodrum’dayız.

İlk duyduğmda Yasemin’in bu fikri pek de ulaşılamaz gelmişti tabii ama işte konfor alanının dışına çıkmıştık bile Evet bir iki defa İstanbula gidip gelmem gerekecekti. Ama olsun dedim gider gelirim.
Bu deneyimi de yaşayalım.
Uzun vadeli tatilci olarak Bodrum’un değişik bir yüzünü gördüm bu yıl. Hayat gerçekten pek bir yavaş akıyor burada.İnsanlar aheste yaşıyor, koşturmuyor, zamanı yakalamaya çalışmıyor…
Hatta yolun ortasına uzanmış kediler bile çaldığınız korna ile şööyle bir başını yukarı kaldırıp arabaya bakarken içinden sanırım “nereden çıktı bu şey “ diye geçiriyor ve aheste aheste yolun kenarına geçiyor ! Oysa şimdiye kadar Bodrum dendiğinde aklımıza gelen sıcak kum deniz güneş geceleri de çılgın eğlence gelirdi değil mi ?
Bu seneye kadar benim için de öyleydi açıkçası.
Buradaki yaşam şekli , insan davranışı gerçekten çok ilgimi çekti. Karşılaştığım insanlar hem çok sağlıklı hem de çok mutlu görünüyorlar . Nasıl olduğunu anlamaya çalışırken son yıllarda beyin dalgalarının insan davranış ve düşünceleri etkilerine dair yapılan araştırmaları hatırladım.
Yakın zamana kadar sadece beyin ve hücreler arasındaki iletişimi sağlayan moleküllerin varlığı ile yetiniyorduk. Son dönemin önemli gelişmelerinden biri nöropeptidler oldu.Beynin içerisinde morfin benzeri moleküller olan nöropeptidler salgıları sayesinde olaylardan keyiflendiğimiz ve yediklerimiz içtiklerimizden zevk aldığımız ortaya çıktı. Örneğin lezzetli bir çikolata nın damağımızda bıraktığı lezzet beynimizdeki nöropeptidlerin salgısının artmasına bağlı.
Beyin içerisindeki ağrıkesici , zevkverici, sakinleştirici moleküller olan nöropeptidlerin keşfi ile zihin ve beden arasındaki ilişki bilimsel olarak farklı bir boyutta tanımlanmaya başladı. Ayrıca nöropeptidler sadece beyinde değil bağışıklık sisteminde ve tüm organlarda bulunuyor. Yani biz üzgün olduğumuzda beyin hücrelerimiz, bağışıklık sistemimiz ve vucudumuz da olumsuz etkileniyor. Olumlu duygulanmada ise sağlıklı olma hali destekleniyor.
Bunları yazmamın sebebi aslında stresin, yoğun yaşam koşullarının belirsizlik ve kararsızlığın vücudu nasıl olumsuz etkilediği tam tersi durumun ise nasıl taçlandırdığı. Belki de en önemlisi nöropeptidlerin vucudumuzda hergün oluşan yeni bir kanser hücresiyle başa çıkabilmeleri.
Şimdi en önemli noktaya geliyoruz. Maalesef bu iyileşme sadece Alfa beyin dalgalarındayken yaşanıyor. Alfadayken yaptığın herşeyin senin için bir anlamı vardır ve anın farkında ve hazzındasındır.
Fakat gelin görün ki günlük hayatta çoğumuzun Beta dalgalarındayızdır. Yaşamda kalmamızı sağlayan dalgalarda.Oysa asıl istesiğimiz şey tatmin bir hayat ise Alfa dalgalarında kalabilmekten geçmektedir.
Peki ne olacak şimdi?
Birkaç ay önce bir İK dergisinde Türkiyenin önemli holdinglerinden birinin üst düzey yöneticisinin ropörtajını okumuştum. Çok yoğun geçen iş temposundan sonra birkaç sene işe ara verdiğini söylüyordu.” Kendimi bulabilmek için, zihnimi nadasa bıraktım “ diyordu.Bu kişinin amacı Nitche’nin söylediği gibi “ Dallarınını bulutların üzerine çıkarmak için, köklerini toprağın derinliklerine yollamak “ mıydı bilmiyorum ama her ne olursa olsun yaşamı ile ilgili bir a-ha anı yaşadığını umuyorum bu süreçte.
Özellikle kurumsal koçluk seanslarımda yöneticileri kendilerini bulma, gerçek istediği şeyi farketme konularında bizden bir “benchmark sonucu” bulmalarını ümit ettiğini görüyorum.
Oysa bizim için bunun cevabı çok basit , bunun için ne Hidistana gitmenize gerek var ne de birkaç sene ara vermenize hayata. Eğer yaşamınızı degeye oturtabiliyorsanız tam da istediğiniz yerdesiniz aslında. Bunun için ise ihtiyacımız olan tek şey belki biraz durmak ve bakmak hayatımıza. Gerçekten neresindeyiz ve ne yapıyoruz diye…
Gerçekten farkettiğiniz anda ne istediğinizi, o zaman en önemli kilometre taşını geride bırakmış oluyorsunuz zaten… Gaza basmak kalıyor size sadece.
İşte tam da o anda, bırakın Bodrum’u, o zaman bulunduğunuz yerin de pek bir anlamı kalmıyor aslında , ister Katar’da olun ister Kongo da..
İnsan aynı insan, beyin aynı beyin sonuçta…

Devamını oku...

Janus Tanrısı ve Organizasyonlar

İngilizce’de Ocak ayının ismi (January) Janus Tanrısından gelmektedir. Janus, bir yüzü sağa, bir yüzü sola bakan Roma Tanrısıdır. Çünkü, Ocak ayı’nın iki yüzü vardır. Hem geçen senenin bitişi hem de bu senenin başlangıcı söz konusudur. Şirketlerde, Janus Tanrısının benzetme olarak kullanıldığı bir durum söz konusudur: Janus Etkisi.

Öyle ki, şirketlerin ve organizasyonların, göze çarpan iki yüzü vardır: İçsel Yüz ve Dışsal Yüz. Bu “yüzler” ne kadar el ele ve uyumlu olursa, şirketin dedikleri ve yaptıkları birleşir. Şirketlerin müşteriler ve çalışanlarla ilişkisi ne kadar tutarlıysa, o şirketler o kadar başarılı oluyor. Bu konuyla ilgili olarak Starbucks, IBM, Walmarts gibi şirketler sürekli çalışmalar yapıyorlar. Janus etkisini nasıl kullandıklarını sorguluyorlar. Örneğin, Starbucks, Amerika’da ki 7.100 mağazasının hepsini belli bir süreliğine kapatıp, çalışanlarına içsel iletişim ve içsel markalaşma konusunda eğitimler sunuyor.

İçsel Yüz, şirketin, çalışanlarına gösterdiği yüzüdür. Şirket çalışanlarının şirketi nasıl gördüğü, şirketin süreçler içerisinde çalışanları nasıl değerlendirdiği, kurum kültürünün uygulanması, toplantıların yönetilmesi yani genel anlamda şirketin çalışanlara nasıl davrandığı ile ilgilidir.

Dışsal yüz ise, şirketin müşterilerine ve tüketicilerine sunduğu yüzdür. Dışsal pazarlamanın yapıldığı, alışageldiğimiz sebeplerden dolayı ön planda olan yüzdür. Bu sebepler, daha fazla satış yapmak, daha fazla karlılık, müşteri memnuniyeti gibi dış faktörlere bağlı sebeplerdir. Dışsal faktörlerle ilgili gerek akademide olsun, gerekse de pratikte birçok araştırma ve uygulama yapılmaya devam etmektedir. Ancak, gelinen noktada artık şirketler dışsal faktörlerle ilgili yapabileceklerinin neredeyse en fazlasını gerçekleştirir haldeler. Buradan ileri gitmek isteyen şirketler, uzun zamandır göz ardı ettikleri “iç yüze” odaklanmaya başladı.

Gelişen dünyamızda, sürekli artan farklı iletişim kanalları dış yüz ile iç yüz arasındaki tutarsızlıkları olabildiğince açık bir şekilde ortaya sermektedir. Bu tutarsızlıklar, şirketler için hayati önem taşır. Düşünsenize, çalışanlarına “müşterilere güleryüzlü davranmak bizim en önemli değerlerimizden biridir” diyen bir şirket, çalışanlarına “güleryüzlü” davranmıyorsa, müşteriler açısından bu farklılık kararlarını etkileyecek temel bir unsur halini alır. Yapılan araştırmalar acı bir gerçeği gözler önüne seriyor. Hali hazırda içsel iletişim çalışmalarını uygulayan şirket oranı sadece %9 düzeylerinde. Maalesef bu oran ülkemizde daha da düşük seviyelerde.

İç yüz ve dış yüz uyumu ile ilgili olarak şirketlerin üzerinde durmaları gereken en önemli konulardan biri içsel markalaşmadır. İçsel markalaşma çalışmasının kilit noktası pazarlama ve insan kaynakları departmanlarının ortak çalışmasında yatmaktadır. Çoğunlukla pazarlama departmanı şirket ile müşteriler arasında yer alır. İhtiyaçları belirleyip, şirketin vizyon, misyon ve değerleriyle uyumlu olarak müşteriye nasıl daha fazla ulaşacağının çalışmasını yapar. İnsan kaynakları departmanı ise şirket çalışanlarının performansları, ihtiyaçları, gelişimleri ve değerlendirmeleri, diğer bir ifadeyle iç yüz ile ilgilenir. Peki, bu iki departman içsel markalaşma çatısı altında nasıl bir arada çalışmalıdır?

Öncelikle, bu iki departmanı bir takım olarak bir araya getirmek gerekiyor. Bu takımın amacı, şirketin hedeflerini, pazarlamanın hedeflerini ve çalışanların hedeflerini hizalamak olmalıdır. Her takım olgusunda olduğu gibi karşılıklı saygı, iletişim akışı ve en önemlisi sistem bakış açısı çok önemlidir. Gerek hizalanma aşamasında olsun gerekse de uygulama aşamasında olsun, bu takımın yüksek performansta çalışarak, içsel markalaşmayı bir şirket kültürü haline getirmesi gerekmektedir. Başarı ancak kültür değişimi şirketin içine işlediği zaman gerçekleşecektir.

Devamını oku...

İçsel Markalaşma

İnsan kaynakları çalışanları için inanılmaz fırsatlar sunan bir kavram ülkemizde de yeni yeni gelişmeye başlıyor. Çok yakın bir zamana kadar, İnsan Kaynakları Departmanı yoğunlukla şirket içi işlemlerle uğraşıp, şirketin satışlarına ve karlılığına dolaylı olarak etki ediyordu. Artık, şirketler, hedefleri doğrultusunda İnsan Kaynakları Departmanından direkt olarak fayda sağlamanın yollarını buldular.

Devamını oku...

Bir Şirkette Kaç Yıl Çalışmalı?

90'larda ve öncesinde bir şirkette uzun süre çalışıyor olmak şirkete olan bağlılığın ve sadakatin en önemli göstergesiydi. Tabi bu dönemlerde özellikle eski şirketlerde bulunan özgü emekli sandıkları da, şirkette uzun süreler kalmanın motivasyonunu oluşturuyordu. Bugün itibariyle bilinen bazı şirketlerinde sandık oluşumları devam ediyor. Örneğin; Akbank, Ziraat Bankası, Halk Bank, Milli Reasürans, İş Bankası gibi kurumlar halen uzun çalışmayı destekleyen sandık ve tazminat sistemlerine sahipler.

Devamını oku...

3 Adımda Öfke Kontrolü

Tom, her ne kadar çabuk parlayan bir insan olduğunu kabul etse de, eşi, yoluna çıkmamak için köşe bucak kaçması gereken günler olduğunu da söylüyor. Tom kimsenin suratına direkt olarak öfkesini kusmasa da, işler ters gittiği zaman – aletlerini iş yerinde unuttuğunu fark ederse ya da hafta sonu planları suya düşerse – dırdırcı, kızgın ve kapıları çarpan birine dönüşebiliyor.

Devamını oku...

Harika bir evlilik için asla geç değildir?

 

Harika bir ilişki emek ister. Iyi bir evlilik yürütmek istiyorsaniz, kendi rolunuzu iyi oynamalisiniz. Zira emek vermezseniz, evliliğin nimetlerinden faydalanamazsiniz. Faydali bir ilişki yaratabilmek için emek verilmesi gerektiği lafı, o kadar uzun zamandir bizler, ilişki ‘uzmanlari’ ya da terapistler tarafindan kullaniliyor ki, bunun doğruluğunu çok az sorguluyoruz. Buradaki emek gerçekten ne anlama geliyor? Gercekten de “emek vermeye” gonullu olmak, ilişki kalitesini belirleyecek kadar kritik bir unsur mudur? Hakikaten de ilişkilerin ihtiyaci olan şu EMEK nedir?

Devamını oku...